Ulus-devletin miadı doldu.
Westphalia barışının
17. yüzyıldaki dini savaşları kilise-devlet
ayrımıyla bitirdiği gibi,
devletle ulusun ayrılması da 20. yüzyıldaki
korkunçluklara yanıt
verebilir.
Ulus-devlet çözümlerine boyun eğmeyen küresel sorunların,
kozmopolit devlet sistemiyle önlenmesi mümkün
19/01/2008 (959 kişi okudu)
Ulrich Beck
Avrupa'nın
ayakta kalan son gerçekçi siyasal ütopyası Avrupa'dır. Ancak bu
Avrupa'nın da iyi anlaşılması ve kavramsallaştırılması gerekiyor.
Tarihsel açıdan eşsiz olan bu uluslararası topluluk, metodolojik
milliyetçiliğin deli gömleğiyle kıstırılmış siyaset ve devlete dair
geleneksel terimleriyle açıklanamaz. Kozmopolit Avrupa'yı anlamak
istiyorsak, toplumsal ve siyasal analize ilişkin uzlaşımsal
kategorileri radikal biçimde yeniden ele almak zorudayız.
Tıpkı Westphalia barışının 17. yüzyılın dini nitelikli iç
savaşları kiliseyle devlet ayrımı yoluna giderek sona erdirmesi gibi,
devletle ulusun ayrışması da 20. yüzyılda yaşanan korkunçluklara
verilecek uygun yanıt. Laik devletin farklı dinlerin ifasını mümkün
kılması gibi, kozmopolit Avrupa da ulusal sınırların ötesinde farklı
etnik, dini ve siyasi hayat formlarının birlikteliğini, kozmopolit
hoşgörü ilkesine dayanarak garanti etmeli.
Avrupa böyle bir sıçrama yapmıştı
Sıkça karşılaşılan bir soru var: Britanya bu kadar hoşnutsuzsa niye
AB'den ayrılmıyor? Çünkü kendi ulusal çıkarlarını takip ediyor. Bir
anlığına Britanya'nın Avrupa karşıtı söylemine göre hareket edip AB'ye
sırtını döndüğünü düşünün. Neler olurdu? Avrupa rahatlardı.
Britanya'ysa yükselen denizde kaybolan bir ada haline gelirdi. Bu
yüzden Britanya ve başka yerlerde Avrupa'ya şüpheyle bakanlar
yanılıyor. Dünyadaki yerlerini yanlış algılayan AB ülkerinden
kaynaklanan çelişkilere saplanıp kalmışlar.
Kozmopolit Avrupa bilinçli biçimde 2. Dünya Savaşı'ndan sonra
milliyetçi Avrupa'ya ve onun yol açtığı fiziksel ve ahlaki yıkıma karşı
siyasi antitez olarak tasarlanıp uygulamaya konuldu. 1946'da mahvolmuş
bir kıtanın yıkıntıları arasında dikilen Churchill tam da bu anlayışla
"Avrupa daha önceden birleşmiş olsaydı, 400 milyon insanının keyfini
süreceği mutluluk, refah ve ihtişamın sınırı olmazdı" diye iddia
ediyordu.
Nüremberg mahkemesinin savaş hâlâ zihinlerde tazeyken yazılan
belgeleri, Avrupa kozmopolitliğinin kurucu belgeleridir. Söz konusu
mahkeme ulus-devletin egemenliğinin ötesine giden adli kategoriler ve
yargılama prosedürleri yarattı. Burada getirilen ne yeni bir yasa, ne
de yeni bir adli ilke değil, uluslararası hukukun daha önceki
ulus-devlet mantığını kıran yeni bir adli zihniyetti. İnsanlığa karşı
suç kavramı devrimsel niteliktedir. 6-c maddesindeki tanımıysa
şöyledir: "İnsanlığa karşı suçlar; yani herhangi bir sivil nüfusa
karşı, savaştan önce veya savaş sırasında girişilen cinayet, imha,
köleleştirme, sürme ve diğer insanlık dışı eylemler veya suçun
gerçekleştiği ülkenin yerel yasalarını ihlal edip etmediğine
bakmaksızın mahkemenin yargı yetkisi dahiline giren herhangi bir suçu
işleyen ya da bununla bağlantılı olan siyasi, ırkçı ve dini
mezalimler".
Buradaki ilk önemli ifade 'savaştan önce ve savaş sırasında'
şeklinde olanı. İnsanlığa karşı suçları savaş suçlarından ayıran unsur
bu, yani savaş olmayabilir de. İkincisiyse bu tarz suçların, 'suçun
gerçekleştiği ülkenin yasalarını ihlal edip etmediğine bakmaksızın' var
olması. Ulus merkezli adli kavramlardan bu kopuş zorunluydu çünkü Nazi
Almanyası'nın kanunlarına göre Yahudilere yönelik zulüm yasaldı ve
savaş başlamadan önce meydana gelmişti. Söz konusu iki ifade her şeyi
değiştirdi. Tüm faillere ulusal yasal bağlamın ötesinde, uluslar
topluluğunun bünyesinde de geçerli bir bireysel sorumluluk yükledi.
Yani devlet suçluysa, ona hizmet eden birey de eylemleri nedeniyle
uluslararası bir mahkemede suçlanıp cezaya çarptırılmalı.
Sömürgeci, milliyetçi ve soykırımcı dehşeti doğuran gelenekler
açıkça Avrupa kökenliydi. Ancak bu tür eylemlerin dünya önünde kınanıp
cezalandırıldığı yeni yasal standartlar da yine Avrupalı. Tarihinin söz
konusu şekillendirici anında Avrupa tarihsel açıdan yeni bir şey ortaya
koymak için geleneklerini seferber etti. 'Öteki'nin insanlığının
tanınması fikrini aldı ve onu tarihsel açıdan yeni bir karşı-mantığın
temeli haline getirdi. Bu mantığı Avrupa geleneğinin etnik sapkınlığını
etkisizleştirmek için özellikle tasarladı ki, söz konusu sapkınlıktan
büyük ölçüde Avrupa modernleşmesinin ulus merkezli formu sorumlu.
Buradaki yeni mantıksa Avrupa için yeni bir Avrupalı panzehir üretme
girişimiydi.
Ulusal düşünce sınıflandırmaları Avrupa düşüncesini imkânsız
kılıyor. Ulusal bakışa göre güncel Avrupa siyasetini ve bütünleşmesini
okumak için sadece iki yol var. Baktıklarında ya federal süper-devlete
uzanan federalizmi ya da devletler federasyonuna giden
'hükümetlerarasılığı' görüyorlar. İkisi de ampirik açıdan yetersiz. Hem
günümüz Avrupası'na hem de onu oluşturan uluslara dair esas mevzuları
kavramakta başarısızlar. Ayrıca derinlemesine yapısal bir manada
Avrupa'ya karşıtlar. Başarmaya en çok değen amacı, yani farklılıklar
içindeki bir Avrupa'yı, farklılığın serpilmesine yardımcı olan bir
Avrupa'yı yadsıyorlar.
Sorun listesi göz korkutucu
Devletler federasyonu da federal süper-devlet de aynı sıfır
toplamlı oyunu farklı açılardan tarif ediyor. Ya tek bir Avrupa devleti
(federalizm) var ki bu durumda üye ülkeler olmuyor ya da ulusal üye
ülkelerin Avrupa'nın yöneticileri olarak kaldığı bir durum
(hükümetlerarasılık) var, ki o zaman da Avrupa kalmıyor. Bu bakış açısı
çerçevesinde Avrupa ne kadar kazanırsa, uluslar o kadar kaybediyor.
Seçeneklerden birini benimsediğinizde de yine aynı şey geçerli.
Milliyetçi anlayışın yanlış alternatiflerine saplanmışken, sunulan iki
seçenekte de Avrupa yok.
Ulus-devletin düşüşü gerçekten de devletin ulusal içeriğinin
düşüşünü ve günümüzde her ulusun karşılaştığı sorunları halletmeye daha
uygun kozmopolit devlet sistemleri yaratmak için bir fırsat.
Küreselleşme, ulusaşırı terörizm, küresel ısınma, tanıdık ve göz
korkutucu. Eski ulus-devlet düzeninin gücünün yetmeyeceği bir sürü
sorun var. Her tarafta beliren ve ulus-devlet çözümlerine boyun eğmeyi
reddeden küresel sorunlara verilecek cevap siyasetin ulus-devlet
düzeninden kozmopolit devlet sistemine doğru kuantum sıçraması
gerçekleştirmesidir. Gerçek çözümler üretebilmesi için siyasetin
yeniden inandırıcılık kazanması gerekiyor.
Yine de en iyi örnek Avrupa
Avrupa bu adımın mümkün olduğunu dünyanın herhangi bir yerine
kıyasla daha iyi gösteriyor. Modern dünyaya, devletlerin ve devlet
sistemlerinin evriminin sonuna gelmediğini öğretiyor. Ulusal
reelpolitika hem Avrupa'da hem de dünyanın kalanında reel olmaktan
çıkıyor; bir kaybet-kaybet oyununa dönüşüyor.
Avrupalılaşma yeni politikalar yaratmak demek. Meta-iktidar oyuna
dahil olmak, küresel düzenin kurallarını oluşturma mücadelesine girmek
demek. Geleceğe dair parola belki de şöyle olabilir: Geri çekil
Amerika, Avrupa döndü.
(Ludwig-Maximilian Üniversitesi ve London School
of Economics'de sosyoloji profesörü, 15 Ocak 2008)