Medeniyetler buluşmasından izlenimler

19/1/2008 · Kategori: anaekran

Medeniyetler buluşmasından izlenimler


19/01/2008 (321 kişi okudu)


ASLI TUNÇ



15-16 Ocak günleri arası Medeniyetler İttifakı Yıllık Forumu'nun ilki Madrid'de gerçekleşti. Medeniyetler İttifakı sözü son iki yıldır bolca kullanılsa da bu denli çok sayıda devlet adamı, düşünce kuruluşu, sivil toplum örgütü ve akademisyen bu kadar dev bir organizasyonda buluştu. Başbakan Tayyip Erdoğan'ın 2005'ten beri BM çatısı altında İspanya ile birlikte bu girişime gönül vermesi eminim Türk medyasında da tartışılıp yer aldı.


Peki neydi bu buluşmanın amacı? Madrid'de bu iki gün boyunca aşağı yukarı neler tartışıldı? ve tabii bu girişimin işe yarama şansı var mı? Önce işin biraz magazinel kısmı...


Forumun açılış günü Madrid´in neredeyse önemli bir kısmı trafiğe kapatılmış, siyah resmi arabaların polis eskortuyla sokaklarda cirit attığı, keskin nişancıların çatılarda konuşlandığı kongre binası önünde ilk ve tek gerilim örneği Başbakan Tayyip Erdoğan'ın özel kalemi ve yanındaki korumalarından geldi. Devlet adamlarının ve liderlerin arabalarından inip binaya girişlerini binlerce konuk dev ekrandan izlerken Başbakan'la aynı kapıdan girmek isteyen Türk delegasyonu ve İspanyol güvenlik görevlileri arasında itişip kakışma yaşandı. Oysa ki protokol gereği tüm liderler ve yanındaki bakanlar tek kapıdan ve diğer üyeler hemen yanındaki kapıdan binaya giriş yapıyorlardı. Anlayacağınız ortada bize özel bir şey yoktu. Kültürlerarası hoşgörü, tolerans ve barış gibi sözlerin bolca kullanıldığı toplantıda Türk heyetinin bu agresif tutumuna kimse anlam veremedi.


Binlerce erkek dünya lideri arasında hem vurucu konuşmalarıyla hem de net duruşlarıyla en akılda kalan Katar ve Ürdün kraliçeleri Sheikha All-Missned ve Nur, eski İrlanda Başkanı Mary Robinson ve Nobel Barış Ödülü sahibi İranlı avukat Şirin Ebadi oldu.


Üst düzeyde davetli olmadığı ancak inisiyatifin arkasında etkili bir güç olarak bilinen Amerika'ya bolca yüklenildi ve özellikle Şirin Ebadi'nin keskin konuşması tıklım tıklım dolu salondan gelen alkışlarla sıkça kesildi. Konuşma sonrası kendisiyle söyleşi taleplerini reddederek, korumaları tarafından adeta kaçırılırcasına binadan uzaklaştırıldı.


Forumun yer aldığı iki gün boyunca sekiz katlı 30 bin metrekarelik alana yayılmış olan kongre merkezinde yüzlerce katılımcı ve gazeteci oradan oraya koşuşup durdu. Forum boyunca ağızlardan çıkan her şey anında İspanyolca, İngilizce, Fransızca ve Arapça'ya çevrildi.



Forumun içeriğine gelince...

Medeniyetler İttifakı, kültürlerarası hoşgörü, uzlaşı ve ulusların dünya barışı için kenetlenmesi, kültürlerini, inaçlarını koruyarak tüm toplumların ekonomik, çevresel ve finansal düzeyini yükseltmesi gibi pırıltılı sözler ve devasa hedeflerle yola çıkıyordu.


 İlk bakışta pek çok konferansta olduğu gibi iyi niyet sözlerinin havada uçuşacağını ve somut hiçbir adımın atılmayacağını düşünürken forumda bu tehlikeye karşı önlem alındığını görmek sevindirici oldu. Başbakan Erdoğan ve Zapatero hükümetlerinin özellikle gençlik, medya, göçmenler ve eğitim alanlarında ülke eylem planlarını hazırlandıklarını ve somut öneriler sunduklarını söylediler.


Türkiye'nin ülke planının neleri içerdiği ve hazırlanırken kimlere danışıldığı hâlâ bilinmezliğini koruyor. İspanya planının bir kopyasını tüm katılımcılara ve basın mensuplarına dağıtırken kapanış gününe kadar Türk planına ben ulaşamadığımı belirtmeliyim. Umarım en kısa zamanda en azından inisiyatif bağlamında medya konusunda nasıl somut adımlar atılacağını bu konu üzerinde çalışan biz akademisyenlerin de öğrenme fırsatı olur.



İlk güne dönersek dünyaca ünlü politik liderlerin konuşmalarından hemen sonra her alanda eyleme geçilmesi için eşzamanlı yürüyen çalışma grupları kolları sıvadı. Kültürlerarası hoşgörü ve birbirini tanımada medyanın innovatif kullanılması, medya okuryazarlığı eğitimiyle sadece medya teknolojilerinin kullanılmasını öğretmek yerine aynı zamanda onların sorgulanmasının da ders programlarına konulması üzerine proje bazlı çalışma grupları oldu.


Başbakan Tayyip Erdoğan'ın da konuşmasında özellikle medyaya vurgu yapması biz medya eğitimcileri


 için umut verici sayıldı. Bu arada Başkaban önümüzdeki yıl Medeniyetler Buluşması'na Türkiye'nin

 evsahipliği yapacağı müjdesini verdi.



Salı akşamı eşsiz Prado Muzesi'nde katılımcılara verilen davette Endülüs ve Flamanco müziğinin

 etkileyici örneklerini dinledikten sonra Kadir Topbaş,



 "Biz bu organizyonun önümüzdeki yıl beş kat mükemmelini yapacağız, göreceksiniz"

diye mırıldandı. Umalım ki öyle olsun...

Doç. Dr. Aslı Tunç: İstanbul Bilgi Üniversitesi

Kalıcı Bağlantı Yorum (yok) Yorum yaz!

'Oruçluyum dedim, daha çok vurdu'

19/1/2008 · Kategori: anaekran

'Oruçluyum dedim, daha çok vurdu'


'Oruçluyum dedim, daha çok vurdu'
Hubyar Sultan Alevi Kültür Derneği Başkanı Ali Kenanoğlu, "Son aylarda okullarla Alevi öğrencilere yönelik baskılar ve dayak olayları arttı" dedi. Kenanoğlu ve beraberindekiler, olay üzerine rapor alıp okula gitmeyen öğretmen hakkında suç duyurusu yaptı.

Din Kültürü ve Ahlak Bilgisi öğretmeninin, derste cep telefonunun


saatine baktığı gerekçesiyle hastanelik ettiği öğrenci Burak Tibar,


dayağı anlattı: 'Alevi olduğumu biliyordu.


Döverken oruçluyum dedim, daha çok vurdu.' Alevi örgütleri dün


protesto için Tibar'ın okuluna giderek müdürle görüştü



19/01/2008 (1882 kişi okudu)



RADİKAL -


İSTANBUL - Derste cep telefonunun saatine baktığı için din kültürü ve ahlak bilgisi öğretmeni tarafından dövülen öğrenciyle ilgili vahim iddia: Öğretmeni Burak Tibar'ın Alevi olduğunu biliyordu. Öğrenci "Muharrem orucundayım" deyince öğretmen dayağın şiddetini artırdı... Alevi dernekleri, dayağı protesto için dün Şişli Endüstri Meslek Lisesi önünde toplandı ve öğretmene suç duyurusunda bulundu.


Şişli Endüstri Meslek Lisesi Elektrik Tesisatı 11. sınıf öğrencisi 16 yaşındaki Burak Tibar, dört gün önce din kültürü ve ahlak bilgisi dersinde öğretmeni Mustafa Kurt tarafından tekmelerle hastanelik edilene kadar dövülmüştü. Cep telefonunun saatine baktığı için öğrenciye şiddet uygulayan öğretmenin, öğrencinin 'Oruç tutuyorum, vurmayın' demesi üzerine Tibar'ı daha şiddetle dövdüğü öne sürüldü. Böbreklerine aldığı darbeden ötürü idrarında kan tespit edilen ve halen hastanede yatan Tibar'a destek için, Alevi dernekleri dün okula gitti.



Alevi Bektaşi Federasyonu İstanbul Bileşenleri, Hubyar Sultan Alevi Kültür Derneği, Pir Sultan Abdal Derneği Marmara Bölgesi şubeleri gibi sivil toplum örgütünden temsilciler okul müdürü Fatih Kemal Bilgin'le görüştü. Müdürle görüşenler arasında zorunlu din dersinin kaldırılması amacıyla AİHM'ye dava açıp kazanan Hasan Zengin, çocuklarının zorunlu din dersine girmemeleri için dava açan Ali Kenanoğlu ve Hatice Köse de vardı. Hubyar Sultan Alevi Kültür Derneği Başkanı Ali Kenanoğlu, Burak Tibar'a atılan tekmelerin kendilerine atılmış olduğunu belirterek şöyle konuştu:


"Son aylarda okullardaki Alevi çocukları üzerinde baskılar artmış ve hastanelik edilecek şekilde darp olayları meydana gelmeye başlamıştır. Bu olaylar din dersi öğretmenlerince yapılıyor. Son olayda öğretmen Mustafa Kurt, Muharrem orucu tutan Burak Tibar'ı hastanelik edene kadar dövmüş, çocuğumuzun 'Ben orucum vurmayın' demesi üzerine daha da hiddetlenen öğretmen tekmelerle çocuğumuzun böbreklerine zarar vermiştir. Zorunlu din dersinin kaldırılmasına yönelik AİHM kararı bir an evvel uygulamaya sokulmalı ve Alevi öğrenciler din dersi ve din öğretmenleri işkencesinden kurtarılmalıdır."
Alevi dernekleri daha sonra öğretmen Kurt hakkında Şişli Savcılığı'na suç duyurusu yaptı.



Öğrenci dayağı anlattı


Öte yandan CHP İstanbul Milletvekili ve TBMM İnsan Hakları Komisyonu üyesi Çetin Soysal ve CHP İstanbul İl Başkanı Gürsel Tekin de Burak Tibar'ı tedavi gördüğü hastanede ziyaret etti. Çetin Soysal, şikâyet dilekçesinin kendisine ulaştırılmasını isteyerek, konuyu Avrupa İnsan Hakları Komisyonu'na ileteceğini söyledi.
"Din öğretmenim benim Alevi olduğumu biliyordu" diyen Burak Tibar ise CHP'lilere dayak olayını anlatırken, "Derste bana soru sorduktan sonra vurmaya başladı. 'Oruçluyum' dediğim halde vurmaya devam etti. Arkadaşlarımın gözlerinin önünde tekme-tokat dövdü. Sırtıma birkaç darbe aldıktan sonra yere yığıldım. Bayılmışım. Arkadaşlarım beni hastaneye kaldırmış" dedi.



Öğretmen açığa alınacak


Suçlanan öğretmen Kurt olayın ardından rapor alarak okula gitmezken, okul yönetimi öğrencinin 'Alevi' olduğu için şiddet gördüğü iddialarını kabul etmedi. Yöneticiler, "Öğretmen üzüntülü ve pişman" dedi. Şişli İlçe Milli Eğitim Müdürlüğü ise öğretmenin soruşturma süresince açığa alınması için işlem başlattı.


Kalıcı Bağlantı Yorum (yok) Yorum yaz!

italya meseleyi çözdü.

19/1/2008 · Kategori: anaekran


 italya meseleyi çözdü.


  "paylaştığın sürece indirmek serbest"


 yeterki ki paylaşmaya ticâreti karıştırma !!!

 karıştırırsan tepene binerim diyor.

 işte kayıt dışının çaresi çözümü

 bu uygulamadan bahsetmeyen medya!!!

 medya bitmişdir.!!!

 geçmiş olsun TÜRKİYE

Kalıcı Bağlantı Yorum (yok) Yorum yaz!

Türkiye'de bir ilk! Bilgisayarına müzik indirenler göz altın

19/1/2008 · Kategori: anaekran



Türkiye'de bir ilk! Bilgisayarına müzik indirenler göz altına alındı.


  biri sizi dikizliyoooo!!!

 big brother kapitalist zihniyetin hizmetinde !!!

 abd de resesyon/durgunluk

 mallar stok  da  alışveriş yok. fiyatları düşürmüyorlar!!!

 dolar düşüyor aman amann düşürmeyin çığlıkları veya abd ye borç veermeye devam edin.!!!


Kalıcı Bağlantı Yorum (yok) Yorum yaz!

Bedava üniversite ezberi

15/1/2008 · Kategori: anaekran

Bedava üniversite ezberi


Bedava üniversite ezberi
YÖK'ün yeni Başkanı Prof. Dr. Yusuf Ziya Özcan.
Şimdiye kadar üniversite, tüm YÖK başkanları karşısında dut yemiş


bülbül kesilmişti. Şimdi gençleri yüksek meslek okullarına


yönlendirerek, üniversiteleri ferahlatacak bir öneri gelince, başkan


AKP tarafından atandı diye aniden bülbülleşti.


BASKIN ORAN


Yeni YÖK Başkanı'nın araştırma görevlilerini maaşlı yerine burslu yapma önerisi ne kadar yanlışsa, kamu üniversitelerini paralı yapma önerisi de o kadar doğru.


Çünkü, ilk duyuşta çelişkili gibi gelir ama, üniversite paralı yapılmazsa yoksul öğrenciler hiç okuyamaz olacak. Ayrıca, hoca kalmayacak. Hemen anlatayım. Yalnız, dikkat: Kimi zaman olduğu, örneğin "K. Irak'ta dağı taşı havadan ufalasınlar, belki ufunetimiz biraz iner"de (Rad. İki, 28.10.07) yapıldığı gibi ne dediğimi hiç anlamadan, yazıyı bile tam okumadan karşı çıkacak dost ezbercileri hiç kaale almayacağımı başından belirteyim.


Hangi koşullarla?


Önce, "olmazsa olmaz" iki koşul:


1) Üniversite paralı olur, ama her ihtiyacı olup talep eden ("her isteyen" değil!) dört yıl burs alır.
İlkede anlaşalım, ayrıntılar kolay: Bursun miktarı ailenin gelir basamağına göre saptanabilir. Hiç gücü olmayan ailenin çocuğuna ay sonunu sıkıntısız getirecek kadar verilir. Bu para öğrenci mezun olup işe başladıktan sonra tahsile başlanır. Maaşına göre taksitlerle. Faizsiz olabilir. Gerekirse, bu bursun sadece bir bölümü (yarısı?) geri istenebilir. Burs istemeyen veya burs almak için geliri yeterince düşük olmayanlar yine belli basamaklara göre ücret öderler.


2) Toplanan paralara "bütçenin adem-i tahsis prensibi" uygulanmaz. Yani para üniversitelere tahsis edilir.


(Adem-i tahsis, temel bütçe ilkesidir. Devletin bütün gelirlerinin, belirli hizmetlere tahsis edilmeyip, doğrudan doğruya Hazine'ye gelir yazılıp oradan dağıtılması demektir. Çünkü aksi halde Nişantaşı'ndaki butiklerden toplanan vergiler yine Nişantaşı'na harcanır).



Niye paralı ve tahsisli?


Çünkü şu anda zaten okuyamayan yoksul ve yetenekli aile çocuğu gücü olanların ödediği ile okuyabilecek. Dört yıl kızım için ödemediğim parayla kim bilir kaç yetenekli ve yoksul öğrenci okurdu.
Çünkü, bursunun kesilmesini veya borcunun artmasını istemeyen öğrenci dersine çalışacak ve üniversitenin kıymetini bilecek.


Çünkü, itiraf edelim: Bugün çocukların ciddi bir oranı ÖSYM'ye kafasındaki mesleği edinmek için değil, o vahim "Şimdi ne yapıyorsun" sorusuna "Okuyorum!" diyebilmek için giriyor. Aileler de "Üniversiteye gidiyor teyzesi, maşallah!" diyebilmek istiyor. Bu "mahalle baskısı" altındaki öğrenciler yüksek meslek okullarına gidince diğerleri daha iyi eğitim görecek.


Çünkü, ihtiyaç duyulan dalların bursunu yüksek tutmak yöntemiyle diplomalı işsiz sayısı azaltılabilecek.


Çünkü, haberiniz olsun, bu maaş farkı varken yakında kamu üniversitelerinde bir avuç değerli idealist ve bir sürü yeteneksiz dışında kimse kalmayacak. Herkes özel üniversitelere kaçıyor. Tahsis prensibi sayesinde öğrenciler gibi hocaların da eline daha fazla para geçecek ve bu kanama duracak. Bedava kalsın derken üniversite kalmıyor yâ hû! Engels'in Anti-Dühring'de sözünü ettiği "devletin sönüp gitmesi" olmadı, üniversitenin ise olacak.


Çünkü, bu bağlantıyı pek kimsenin kurduğunu sanmıyorum ama, yoksul (ve muhafazakâr) aileler çocuklarını yanlarında ucuza okutmak için mezrada bile üniversite açtırıyor. Açılınca da üniversite kavramı zıvanadan çıkıyor. Doğduğun kasabada kalırsan (köylü kalsan yine iyi,) kasabalı kalırsın; büyük kentte okuyacaksın ki yontulasın. Bir İzmirli olarak benim Ankara'da yontulduğum gibi. Kasaba, bütün dünyada, dünyaya en uzak yerdir. Ben bunu uzun yıllar önce yazmıştım:



Bendeniz alışığım


YÖK Yasası çıkmak üzereydi. Mülkiye'de doktoralı asistanım. 17 Eylül 1981 günü Cumhuriyet'te "Temel Yanlışlık" başlıklı bir yazı yayınladım (o zamanlar Cumhuriyet kabil-i hitap bir gazeteydi). Özü şuydu: "İnsanın Adem'le Havva'dan geldiğine inanan ortamda üniversite açılmaz. Kızlı-erkekli gidip bira içilemeyen yerde üniversite açarsan köy çağdaşlaşmaz, üniversite köylüleşir. 'Üniversite ancak büyük kentlerde açılır'".



Öyle olmadı mı? 12 Eylülcüler her mezrada bir üniversite açtılar (devam ediyor!). Bunların başına (Allah'ın emri!) tarikatçılar çöreklendi. Başladılar kendileri gibi "asistan" yetiştirmeye. Telaşlanan "dövlet" temizlik için "biyolojik arıtma"ya girişti yani Turancıları veya emekli paşaları getirip onları tasfiye etti. Şimdi üniversitenin en büyük dertlerinden biri rektörler: Bir kısmı tarikatçı, bir kısmı diktatör, bir kısmı ikisi birden. Var temizle. Bu noktaya birazdan döneceğim. Devam edeyim:


Yazıyı okuyan tüm çevrem üstüme geldi:


"Sen bilimin halka götürülmesine nasıl laf edersin!


'Sen ne biçim sosyalistsin!'".


Uzun yıllar geçti, biri bir kokteylde geldi, açıldı: "Sana o yazı nedeniyle az küfretmemiştik ama, bir süre sonra halk Trabzon'u bize dar etti. O zaman anladık". Bu profesör arkadaş o sırada başka (ve daha "medeni") bir Anadolu üniversitesinde üst düzey yöneticiydi; biraz sonra oradan da attılar. Dekanıyla, rektörüyle, rektör yardımcılarıyla, hepsini.


Bugün sizler de kalayı basacaksınız. Canınız sağolsun. Yapmasanız şaşardım, çünkü "parasız üniversite" ezberi en zorlu ezberlerdendir. Ancak yıllar sonra "gelir açılırsınız". O tarihte hâlâ hayattaysam. Değilsem, arkamdan yazın da sevineyim.



"Tanrım beni baştan yarat"


Aslında, üniversite paralı olmakla falan da kurtulamaz.


En baştan kuracaksın.


1) Önce, gelişmiş-az gelişmiş diye ikiye ayıracaksın. Birincilere tam özerklik vereceksin, ikincileri "Bir rektör, bir sekreter, bir tabela"dan kurtulana kadar bilimsel bir kurumun vesayetine alacaksın. Çünkü buraları aşiret ve cemaat ilişkileri yönetir; asistanlık için başvur da gör. Zaten bu ikinciler şimdi de bir miktar vesayette: Lisansüstü yasak; asistanlarını gelişmiş üniversitelere yollamak zorundalar ("35. madde asistanları").





2) Sonra, her üniversiteyi en az 3'e ayıracaksın: a) Sağlık bilimleri; b) Doğa bilimleri ve mühendislik; c)


Sosyal bilimler. Bu üçüncü kategorinin diğer ikisinden çektiği Marmara'ya cacık olmuştur. Bir tarihte Mülkiye'de benim


"Milliyetçilik ve Azınlıklar"dersimin adına bir de "Küreselleşme" ekleyelim dedik, mecburen Senato'dan


geçmesi lazım, bizim dekan telaşlandı. Çünkü bunların çoğu "azınlık" diye duydu mu ossaat


"Vatansatan!" diye replik veren cinsten. Neyse, bizim dekan sözü dinlenir cinstendi de, geçebildi.


Benim Senato'ya girip "Keneden Geçen Hastalıklar" dersinin adına itiraz ettiğimi bir düşününüz.






"Bir tek Allahları bir" bu üç kategori için farklı rektör ve senato getirecek, farklı yasa çıkartacaksın.


Tabii, rektörlerin (hâşâ huzurdan) Allah durumundan çıkarılmasından, fakültelere tekrar tüzel kişilik


verilmesinden falan bahsetmeye gerek görmüyorum.


Şimdiye kadar üniversite, tüm YÖK başkanları karşısında dut yemiş bülbül kesilip el pençe divan durmuştu.






Şimdi gençleri Sümeroloji yerine yüksek meslek okullarına yönlendirerek kısa yoldan üretici yapacak ve



üniversiteleri ferahlatacak bir öneri gelince, başkan AKP tarafından atanmıştır diye aniden bülbülleşti.


CHP Sendromudur. İbretle seyrediyorum.

Kalıcı Bağlantı Yorum (yok) Yorum yaz!

« Önceki :: Sonraki »

http://blomedya.deriz.biz

"Yalnız işsiz olanlar değil, daha iyi işler yapabilecek olanlar da başıboştur." Sokrates hayâl gücü bilgi'den daha önemlidir.

il il nufus