İki Hrant ya da (İslamcı) faşizmin tezahürü

15/1/2008 · Kategori: anaekran

İki Hrant ya da (İslamcı) faşizmin tezahürü



NERMİN KETENCİ


Beyoğlu'nda sigara almak için sıra beklerken televizyondaki Yunanca yayına baktığımı gören dükkan sahibi, "Şimdi bu adam niye bu kanalı izliyor diyorsunuz" diye sohbet açtı.


 "Belki Rumsunuzdur" dedim.

 Adeta yerinden zıpladı ve uzun bir "haşaaa" çekti. "Orada doğsaydınız ne olacaktınız" sorusunu şöyle cevapladı:

 "Yok, olmaz öyle şey.

 Onlar da insan tabii, ama Allahın takdiriyle biz çok şükür Müslümanız." Dini ve milliyeti ona göre tesadüfle açıklanacak bir durum değildi.

O seçilmişlerdendi.


İlk kez adı Türkçeye benzemeyen ama Türkçe konuşan biriyle yani Hrant'la ortaokulda karşılaştım. Ermeni diye bir "şey" olduğunu bilmiyordum, sonra Rumları ve Yahudileri duydum. O güne kadar Girit'ten geldiğini ama o zaman anlam veremediğim bir ısrarla Rum olmadığını söyleyen F. Hanım dışında aramızdaki "yabancı"lardan söz açan çıkmamıştı, ne ilkokulda ne radyoda (evet, TV yoktu) ne yakın çevrede... Yabancılar Kurtuluş Savaşı'yla gitmişlerdi. Buraya artık bizden gayrisinin yolu düşmüyordu. Hıristiyanlar Trakya ve Hopa sınırlarının öte tarafında yaşayan, huyu suyu bize benzemeyen insanlardı. Ancak terk edilmiş gibi görünen kiliseler yine de bakımlıydı, demek ortada görünmeyen birileri vardı. (Bugün bile konu kavga dövüş tartışılır hale gelmesine, yayınlar artmasına rağmen, yanlış ve eksik bilgilenmeyi gidermede pek yol alınmamış durumda; Ferhat Kentel ve Gevorg Poghosyan'ın yürüttükleri TESEV-HASA araştırmasından çıkan sonuca göre, Türklerin yüzde 16,8'i Ermenileri Yahudi sanıyor.)


Bizim sınıftaki Hrant çalışkandı, bolca siyaset konuşulan ortamda, dikkatini derslere yöneltmiş gruba dahildi ve etliye sütlüye karışmazdı. Kavga ettiğini, disipline gittiğini, okulu kırdığını, herhangi bir konuya muhalefet ettiğini hatırlamıyorum. Sorunları şakaya vurarak geçiştirirdi. Azınlık psikolojisi böyle bir şeydi, görünmez olmaları gerekiyordu; en küçük bir aksilikte etiketlerinin hatırlatılacağının farkındaydılar.


Sonra Hrant yurtdışına gitti. Herhalde kariyer yatırımı ve yüksek standartlı bir hayat kurma planları dışında bir gerekçesi daha vardı: Sürekli kontrollü ve temkinli davranma zorunluluğundan kurtulmak. Korkularından, kaygılarından söz etmediği, hiçbir konuda yakınmadığı için doğduğu yerden göç etmesinin arkasındaki mecburiyetin derecesini kestirmek mümkün değil. Hrant ideal bir azınlıktı, çabası hep biraz uzakta durmak, hep bir parçasını saklamak, hep memnun görünmek yönündeydi.
Hrant doktor oldu. (Yine aynı araştırmaya göre Türklerin yüzde 26,4'ü Ermeni doktora olumsuz gözle bakıyor.) Türkiye'de kalsaydı yaklaşık dört hastasından biri ona güvenmeyecekti. Müslüman bir kızla evlenmeye kalksaydı aileden alacağı cevabın olumlu çıkma olasılığı yüzde 31,9 idi. Kapı komşusuyla yüzde 34,3 olasılıkla selamlaşmayacaktı.


Başka bir Hrant ise kaldı. İdeal bir azınlık mensubu gibi davranmayıp "özgürlüğü bu topraklara getirmek için" mücadele etti. Görünür oldu, sevilmemeyi göze aldı. Diyasporanın sempatisini kazanma gayretine bile girmedi. Rumların, Ermenilerin ve Osmanlı'nın gelişiyle 1461'de Müslümanlaşan Hıristiyan Gürcülerin memleketi (Ayşe Hür ile röportaj, Express, Şubat 2007) Doğu Karadeniz'de doğmuş, ancak tarihten bihaber, kısa hayatı boyunca hiçbir gayrimüslimle merhabalaşmamış bir seçilmişi varlığıyla rahatsız etti. Birileri yürüdü, diğerleri buna karşılık katili taklit edip beyaz bere taktı, yetmedi adını sahiplendi. Suçu övmek yine suç sayılmadı. Bu olay da münferit işler dosyasında yerini aldı.


Seçilmişler sayesinde bir doktoru kaybettik ve cesur bir gazeteci canından oldu. Giden de kalan da haklıydı. Haklı olmak bir değer ifade ettiğinde kimse gitmek istemeyecek...

********************


islamcı tabirinin "İSLÂM" ile ilgisi yoktur.


T.C BAŞBAKANI RECEB TAYYİB ERDOĞAN


Kalıcı Bağlantı Yorum (0) Yorum yaz!

Cinayet endüstrisi

15/1/2008 · Kategori: anaekran

Cinayet endüstrisi

Cinayet endüstrisi
Rahip Santoro'nun katili O.A.'nın da bayraklı pozu var.
Artık bazı suç eylemleri kendilerine ait bir


"piyasa"


yaratıyor ve yeni


"girişimci"leri kendine davet ediyor


ORHAN GAZİ ERTEKİN


Türkiye, son dönemlerde belirli türdeki cinayet ya da cinayet teşebbüslerinin ardı ardına gelen kopyalanmaları dolayısıyla yoksul gençlerinin asabiyesi sorunu ile karşı karşıya bulunuyor. Önce Rahip Santoro, arkasından Hrant'ın katli ve Malatya seri cinayetleri, İzmir'de Katolik rahibi bıçaklama teşebbüsü ve en son olarak Antalya'daki Türk rahibe yönelik mutasavver saldırı eylemi, artık, medyaya çektirilen bir fotoğrafın yeni bir cinayet endüstrisinin içindeki o meşum değerinin giderek yükselmekte olduğunu, yoksul çocuklarının bu "kârlı" endüstrinin içine girmek için sırada beklediklerini gösteriyor.
Ne yazık ki bu eylemlerin, toplumun genelince, hedeflerinin istisnai ve mahsus (örneğin gayrimüslimler) olduğu zannıyla toplumsal aciliyet meselelerine dönüştürülmediği için gerçekte toplumun her bireyine dönük tehdit ve cinayetleri besleyen, her türden ilişkide şiddeti üreten niteliği gözardı ediliyor. Gözardı ettiğimiz her cinayetin ise bir süre sonra bizim hayat alanlarımıza başka türlü infazlar olarak mutlaka dönmesini, ister trafikte isterse bir terör saldırısında bizim bedenimizi kendi sebepsiz eyleminin konusuna dönüştürmesini şaşkınlıkla izliyoruz. Oysa "istisna" olanların öldürülebildiği yerde en nihayetinde hepimiz birer istisna haline gelebiliyoruz. Sonuçta, "istisnai" gördüğümüz bu saldırılar, cinayet ve ona ait olan her türlü yan ürünün, toplumsal dinamizmin verimli bir üretim alanı haline geldiği tehdidi ile doludur, ama daha önemli olmak üzere devletin bu yeni suç alanı ile patolojik siyasal-hukuksal ilişkisi ve kabul edilemez bağının anlaşılması açısından da mutlaka irdelenmesi gereken bir mevzudur.

Cinayetlerin yükselişi
İnsan öldürmenin olağanüstü ve dehşet verici (en büyük kötülük) bir eylem türü olarak işaretlenmesiyle aynı öldürme eyleminin toplumsal ve siyasal bir yapıcı nitelik kazanması sürecinin birleşmesi modernlikle beraber zuhur etti. Dolayısıyla insanın en büyük değer olarak görülmesi süreciyle aynı anda toplumsal ve siyasal amaçlar nezdinde insanın değersizleştirilmesi süreci beraberce yaşandı. Kendi şeref ve haysiyetinin farkına varmaya çağrılan insan çok geçmeden her türden politik çağrının feda etmeye hazır olduğu bir kurbandan başka bir şey olmadı. Bunu bir kenara kaydedelim. Ama modern devletin ve hukukun bu karanlık çelişkisinin sorgulanmasını bir başka zamana havaleyle bugün bu ülkenin cinayet ile olan mahsus ilişkisine yoğunlaşmanın tam zamanı. Burada öldürme ile ilişkimizin daha "sosyal" ve endüstriyel vasıfları ortaya çıkıveriyor ve daha somut bir merakı hak ediyor. Artık bazı suç eylemleri kendilerine ait bir "piyasa" yaratıyor ve yeni "girişimci"leri kendine davet ediyor. Karşılaştığımız bu yeni suç eylemleri bildiğimiz suç yoğunlaşmalarının hiçbirine tam olarak uymuyor. Bu durum ne İtalyan taşrasının yerel ve kandaş birimlerinin suç üretimiyle ne de 1930'lar Amerika'sının ekonomik altüst oluş ile toplumsal-kültürel bir harmanın ilişkisinin kaçınılmaz sonuçlarıyla açıklanabilir. Çünkü Türkiye'de bugün yaşadığımız bu suç yoğunlaşmasının siyasal merkez ve devlet bürokrasisinin toplumsal işlev ve görev tanımlarıyla ilgili yüz kızartıcı bir durumu da var. Ama, bu yönüyle bakıldığında, bu suç akımı Latin Amerika'nın ulusal güvenlik devletlerinin paramiliter yatırımlarıyla da çok benzeşmiyor. Daha karmaşık olan bu durum iki önemli noktayı içerir. Bunlardan birincisi Türkiye'de insan katlinin bir cinayet pornografisi olarak sosyal hayatımızda normalleştirilmesi ve kendine ait bir cinayet magazininin oluşumudur. İkinci önemli nokta belirli suç eylemlerinin devlet iktidarının hukuksal ve toplumsal işlevlerinin dışına çıkartılması ile ilgilidir.

Sosyal profil
Suç daima bir sosyal alanda doğar. Ama daha önemlisi suçun bir sosyal faaliyet olması, failinin kendisine bununla bir istikbal kurması ve kendi hayatını yeniden düzenlemesidir. Durkheim'in suçun geleceği tasarlama özelliğine yaptığı vurgu nazara alınırsa her suç eyleminin ne kadar dehşet verici olursa olsun bir "sosyal varoluş" niteliği taşıdığı bilinmelidir. Bilinmelidir ki suçlunun cezaevine kapatılıp bir süre sonra çıkarıldığında toplumun rahatlaması için bir neden olmadığını da hatırlayabilelim. Çünkü aynı eylemi "endüstriyel" hale getirecek bir sosyal ve siyasal kompleksin her an hazır ve nazır olduğunu akıldan çıkarmamak gerekir. Suç bir toplumsal terfi eylemine dönüştüğünde ceza ile bir yere varamayacağımızı anlamaktan başka çaremiz yoktur. Örneğin "Ağca Profili"nin bütün bu sosyal süreçlerdeki tarihsel önemi mutlaka irdelenmelidir. O, tek kelimeyle "başarılı" bir örnektir. Tek başına bir "piyasa" yarattı ve kendisini medyada sürekli olarak yeniden üretmeyi de garantiledi. Böylece, şiddetin toplumsal bir terfiye dönüşmesinde herkesi ikna edebilecek bir sosyal profil yarattı. Bu noktada bu korkutucu sosyal profilin önüne geçmek istiyorsak cezadan çok şey beklemek yerine yoksulluk ve halleri üzerine düşünmemiz ve neoliberal rüzgarla nicedir el çektiğimiz bir sosyal sorumluluk bilincini yeniden edinmemiz gerekiyor.

Memur profili
Türkiye'de belirttiğimiz türdeki cinayet veya suç eylemlerinin siyasal ve bürokratik bir yatırımdan güç aldığını da hesaba katmak gerekiyor. Başbakan Çiller'in kurşun atana "şeref" bahşetmesi, İstanbul Emniyet Müdürü Cerrah'ın bir cinayeti kastederek "milliyetçi duygularla işlenmiş" teşhisi yapması, bu siyasal ve bürokratik yatırımın en huzursuz edici örneklerini oluşturur. Derhal soruşturmayı gerektiren bu türdeki beyanların devlete ve onun bürokrasisine görevini ve toplumsal işlevini hatırlatmaması bu tür suç fiilleri ile karşılaşan bir toplumun trajedisinin ne kadar derin olduğunu ve toplumsal sorunlara cevap getirecek bürokratik ve yargısal araçların tesis edilmesinin de ne kadar acil olduğunu ortaya seriyor.
Sonuçta Türkiye'nin son kırk yılı olagelen cinayetlerin ötesindeki insan öldürmelerle doludur, ama, bu cinayetlere meşruiyet taşıyarak yorulan ve kirlenen vicdanlarımızı huzura erdirmek için geç kalmış sayılmayız. Yeter ki cinayetleri bizim ve onların cinayetleri olarak ayırmaktan vazgeçmeye hazır olalım. Başkalarının hayatının da bizim için ehemmiyet arz ettiği gün önümüzde yeni bir dünyanın açılacağı kesindir!

ORHAN GAZİ ERTEKİN: Dr., Yargıç, Beypazarı Adliyesi

Kalıcı Bağlantı Yorum (0) Yorum yaz!

Yeniden Kürt milliyetçiliği üzerine

15/1/2008 · Kategori: anaekran

Yeniden Kürt milliyetçiliği üzerine

Yeniden Kürt milliyetçiliği üzerine
Ahmet Türk, DTP Meclis grubunda konuşuyor.
DTP'nin kurucu başkanı Ahmet Türk'ün, Erdoğan'la aynı zihniyet dünyasını özünde paylaşıyor olması, insanı düşündürüyor


AHMET İNSEL


Kürtçenin eğitimi ve kullanımı konusunda kendisine yapılan somut, gerçekçi ve sınırlı önerileri, "bekara karı boşama kolaylığı" olarak değerlendiren bir Başbakanımız var. "Kürt kimliğini" tanıyoruz dedikten sonra, bu tanımanın asgari gereği önüne konduğunda, Lazların, Çerkeslerin ve başkalarının da aynı şeyleri talep edeceği gerekçesiyle, tekçilik üzerine inşa edilmiş milli birlik ve bütünlüğümüzü savunmaktan ötesini tasavvur edemiyor. Başbakanın bu son derece dar ufkunu, tahayyül dünyasını ileride ele almak üzere, şimdilik bir kenara koyalım. Bu zihniyete karşı demokratik muhalefetin sesini parlamentoda temsil etmesini beklediğimiz DTP'nin kurucu başkanı, tecrübeli politikacı Ahmet Türk'ün de, Erdoğan'la aynı zihniyet dünyasını özünde paylaşıyor olması, insanı daha fazla düşündürüyor.

Milliyetçilik girdabı
Ahmet Türk, Tayyip Erdoğan'ın yukarıdaki sözlerini DTP meclis grubunda şöyle yanıtladı: "Ama birileri Türkiye'ye kendi isteğiyle bu topraklara yerleşmiş. Gürcüsü, Arnavutu, Karadenizlisi, Lazı... Bunlar kendisine tanınan hakları kullanmak üzere bu ülkede yaşayan azınlıklardır. Ama 15 milyon Kürt, 4 bin yıldan beri bu coğrafyada yaşayan, bu ülkenin geçmişinden günümüze kadar Türkiye Cumhuriyeti'nin temel taşlarından olan, iki halktan biridir (...) Azınlık hakları, grup hakları ayrıdır. Ama halkların hakları farklıdır".
Halk tabirinin ortak etnik veya dinsel bir kimliğe sahip topluluklar için kullanılmaya başlanmasıyla sorunu içinden çıkılmaz bir milliyetçilik girdabına sokarız. Türk halkı gibi bir tabirin içerdiği Türk milliyetçiliği vurgusunu, Türk ve Kürt halkları tabiriyle aşmış değil, sadece pekiştirmiş oluruz. Bunu yıllardan beri bir avuç milliyetçilik karşıtı insan dile getirmeye çalışıyor. Spor olsun diye veya bazılarının iddia ettiği gibi, geçmişteki kuyruk acılarının öcünü almak için falan değil, Türkiye toplumunun barış içinde beraberliğine karşı en büyük tehdidin milliyetçiliklerden geldiğini bildikleri için bunu dile getirmeye çalışıyorlar.
"Asli kurucu unsur" olarak tanınma talebi, Türkiye'de Kürt kimliğinin tanınması mücadelesini yürüten çevrelerde, 1990'ların sonunda, Abdullah Öcalan'ın yargılanması sırasında gündeme geldi. O zaman bir parça tartışıldı. Bundan yedi yıl önce Radikal İki'de (2 Temmuz 2000) yayımlanan "Yeni Kürt Milliyetçiliği" başlıklı yazının büyük bir bölümünü, özür dileyerek, bugün burada hatırlatma ihtiyacı duyuyorum.
***
"(...)İçinde HADEP'in de olduğu bir kesimin siyasal perspektifi, Kürtlerin de Cumhuriyet'in aslî kurucu unsuru olduklarının resmen tanınması üzerine inşa ediliyor. Bu değerlendirme, genellikle, önümüzdeki dönemde Kürt sorununun 'anayasal vatandaşlık' çerçevesi içinde çözülebileceği iddiasıyla birlikte dile getiriliyor. Ama 'aslî kurucu unsur' kavramıyla 'anayasal vatandaşlık' kavramının çelişkili olduklarına dikkat edilmiyor.
Herkesin siyasal topluluğun eşit ve ortak üyesi oldukları, etnik veya kültürel çağrışımı olmayan demokratik yurttaşlık anlayışından bakıldığında, bir kesimin anayasal haklar açısından 'aslî' konumda olması, aslî olmayan unsurları kaçınılmaz olarak ikinci sınıf vatandaş konumuna itmez mi?
Bugün Kürtlerin bir kesiminin Türkiye Cumhuriyeti'nin aslî kurucu unsuru olarak tanınmaları talebini canlandırmaları, milliyetçi duruşlarının yarattığı ikilemi aşmak için buldukları ara bir çözümdür.
Yakın zamana kadar Kürt milliyetçiliği açısından iki ana çıkış yolu vardı. Birincisi, ulusların kendi kaderlerini tayin hakkı ilkesini savunup, bağımsız bir devlet kurma talebini de içeren, ayrılıkçı tavrı benimsemek. İkincisi, Kürtlerin bir etnik azınlık olarak tanınmalarını ve Lozan Azınlıkları'na benzer haklara sahip olmalarını talep eden azınlık hakları statüsüydü.
Birinci tavır, 'güçlü' olunduğunun hissedildiği sınırlı dönemlerde Kürt hareketi içinde dile getirildi. Bu bağımsızlıkçı tavır, Kürtlerin aslî kurucu unsur olarak tanınması talebine doğal olarak gerek duymuyordu. (...) İkinci tavır, Kürtler arasında hiçbir zaman geniş bir etki yaratmadı. Lozan Azınlıklarının konumuna düşme 'tehlikesinin' yanında, bunun 'apartheid' benzeri bir ayrımcılığa yol açabileceğinin bilincindeydiler. (...) Ayrılıkçılığı veya azınlık statüsünü savunmayan, ama milliyetçilik hattında siyaset yapmaya devam etmek isteyenler için geriye, 'Türk konumunu' Türklerle paylaşmak, yani egemen ulus konumunu talep etmek yolu kalıyordu. Bu yolla, 'Türk vatandaşı' kavramının taşıyıcısı olduğu etnik ve siyasal ikili aidiyetin sorunlarını aşmak öngörülüyordu. İki ulusal unsurun birlikte egemenliğini savunarak, Türk milliyetçiliğine cephe almadan, mevzi kazanmak tasarlanıyordu. Bu nedenle bugün Türkiye'de Kürt sorunu için siyasal çözüm önerileri, sol veya muhafazakâr tınılı milliyetçilikler tarafından, Kürtlerin de Türkiye Cumhuriyeti'nin aslî kurucu unsuru oldukları olgusunun tanınması talebi içinde ifade ediliyor. Kürt milliyetçiliğinin yeni çehresini tanımlamak açısından aydınlatıcı olmanın yanında, bu öneri yeni sorunları da beraberinde getiriyor.
Bir yerine iki milliyetçiliğin beraberliğinden oluşan bir siyasal yapı, özgürleşme açısından bir kazanım mıdır? Etnik milliyetçi temelde oluşacak böyle bir birlik yapısının sürdürülür olduğunu varsayalım. Böyle bir birliktelik, ancak bir üçüncüye, bir 'ötekine' karşı kenetlenerek varlığını devam ettirecektir. Nitekim, Kürtlerin aslî kurucu unsur olmasını talep eden yaklaşımlar, bu savlarını güçlendirmek için, içinde bulunulan coğrafyada 'öteki' unsurlara karşı Türklerin ve Kürtlerin doğal bir ittifak zeminin var olduğunu vurguluyor. Tasarlanan düzende 'aslî' sıfatını hak etmeyenler hangi haklara sahip olacaklar? Kurucu olmanın siyasal anlamı sahip olmaktır. Türklerin ve Kütlerin 'sahip oldukları' bir Türkiye Cumhuriyeti'nde, sahip konumunda olmayanlara düşen yer nedir? Bir yerine iki aslî kurucusu olunca, bu Cumhuriyet rejimi demokratik mi olmuş olacak?
'Biz de aslî kurucu unsuruz' formülü içinde ifade edilen çizgi, milliyetçi tavrın açmazlarını gözler önüne seriyor. Egemen milliyetçiliğin sadece konumuna değil, onun söylem biçimine ve hatta ritüellerine de öykünülüyor. (...)
Milliyetçi olmayan bir sol perspektiften değerlendirildiğinde, çoğul kimlikleri içinde yurttaşların özgür birliğini savunurken, bunların etnik veya dinsel cemaatlerin birliği biçiminde siyasal planda kurumlaşmasını desteklemek gerekmez. Tersine, farklı etnik, dinsel ve kültürel kimlikler taşıyan ve Türkiye Cumhuriyeti bünyesinde, beraber yaşamak isteyen insanların ortak üst kimliğini Türkiyelilik oluşturur. Türk devletinin değil, Türkiye Cumhuriyeti'nin yurttaşları, Türk değil, Türkiyelidir. Bunların arasında aslî veya aslî olmayan unsur ayrımı yapılamaz.(...)
Türkiye'de Kürt realitesinin tanınması mücadelesinin demokrasi ve özgürlüklere asıl katkısı, varolan etnik vurgulu ulusal egemenlik sistemi içinde ortak egemen olarak yer alarak değil, bu egemenlik sisteminin köklü biçimde değiştirilmesi mücadelesine katılarak olacaktır. Çünkü Kürt sorunu, aynı zamanda Türk sorunudur."
***
Ahmet Türk'e kim bu topraklarda en eski sorusunu sormayalım. Ne de "birileri kendi isteğiyle bu topraklara yerleşirken", başka birilerinin de bu topraklardan zorla kovulduğunu, hatta kadim varlıklarının izlerinin nasıl silindiğini de hatırlatmayalım. Ahmet Türk'ün belki üzerinde fazla düşünmeden, tepki içinde dile getirdiği görüş, yedi yıl önce dikkat çekmeye çalıştığımız tehlikenin ne kadar yakın ve gerçek bir tehlike olduğunu maalesef gösteriyor.

Kalıcı Bağlantı Yorum (0) Yorum yaz!

Gerilim Pakistan'ın göbek adı

15/1/2008 · Kategori: anaekran

Gerilim Pakistan'ın göbek adı

Gerilim Pakistan'ın göbek adı
Kuruluşundan beri gerginlikten kurtulamayan Pakistan, Butto suikastı sonrası iyice karışacak. Butto öldürülen son siyasetçi olmayabilir...


15/01/2008


HALİS ÇELEBİ


Filozof Muhammed İkbal, Pakistan'ın doğuşunu müjdeledi ve bu müjdeyi Muhammed Ali Cinnah 1947'de hayata geçirdi. Pakistan'ın 10 milyon insanın canına mal olan doğumu gerçekleşti ve bu ülke gerginliklere sahne oldu. Bunlardan sonuncusu, 27 Aralık 2007'de Butto'nun öldürülmesiydi.
Gerginlik tıpkı Samiri'nin altından buzağısı gibi nükleer bombayla tamamlandı. Samiri, Yahudiler için böğüren bir buzağı yapmıştı. Bu buzağının kendilerine ne bir yararı ne de bir zararı olduğunu görmüyorlar mıydı? Buzağıyı tanrı edinip zalimlerden oldular. Bu durum, Amerikan ordusu Afganistan'a saldırdığında ve Pakistan 'Biz nükleer silahımızdan endişeliyiz' dediğinde kimsenin gülmediği bir nüktede kendini gösterdi.
Bugün İranlılar Pakistanlıların deneyimini tekrarlıyor ve Şii nükleer bomba üretiyorlar. Tıpkı Yahudilerin Siyonist nükleer bombayı ve daha önce de Amerikalıların kutsal üçlüye atıfla (baba, oğul ve kutsal ruh) Trinity adlı nükleer bombayı üretmesi gibi. Bombaların hiçbir gün dini olmadı...

Ülke yine bölünürse şaşırmayın
Pakistan'ın kuruluşu gerginliklerle doluydu. Bu durum, Pakistan ve Bangladeş olarak ikiye bölünmesinde açıkça ortaya çıktı. Nükleer Pakistan'ın, Pakistan ve Talibanistan'a bölünmesinde de şaşılacak bir durum olmaz...
Generaller ülkeyi yönetiyorsa, tercih karmaşayla diktatörlük arasındadır. Tıpkı Irak'taki karmaşa gibi. Bu, epey komik bir durum; bir insana sağ gözünü mü yoksa sol gözünü mü çıkarmamızı yeğleyeceğini sormak gibi bir şey...
Der Spiegel dergisi 2008'in ilk sayısında Butto'yu eski Britanya Başbakanı Thatcher gibi sert ve (ABD'de Demokratların başkan aday adaylarından) Hillary Clinton gibi zeki olarak niteledi. Ancak muhabir, nükleer silah cehennemiyle birlikte hâlâ Ortaçağ karanlığında yaşayan bu toplumdaki yolsuzluğun, adam kayırmacılığın, taraf tutmanın ve aşiret yanlılığının kokusunun burnunu kırdığını da ekliyordu...

Gerginlik, deha ve bağnazlık
Butto'nun 19 yaşındaki oğlunun, kendisini kanlı bir intikama hazırlayan Pakistan Halk Partisi'nin vârisi olması değişime dair hiçbir umut vermiyor. Cezayirli düşünür Malik Bin Nebi, siyasi tilki Winston Churchill'in, Britanya'nın ülkeden gittiği bir ortamda Pakistan'ın doğumu konusunda istekli olduğunu aktarır. Zira becerikli ve kurnaz insanlar
bir taşla iki kuş vururlar. Churchill ise bir taşla üç kuş vurdu. Hint yarımadasının yıkılması, komünist yayılmacılığın durması ve yarımadada
İslam'a verilen desteğin durdurulması.
Gandhi, Pakistan'ın doğumundan sonra Müslümanlar ve Hinduların kalplerine
aynı şeytanın yerleştiğini göstermek için bu ülkeyi ziyaret etmeyi kararlaştırmıştı, ancak bağnazlık kurşunu basit bir virüsün soylu bir insanı öldürmesi gibi onun canını aldı.
Navaz Şerif ve Pervez Müşerref gibi hayattayken ölü olan Butto'nun kanı, Pakistan gerginliğinin, Amerikan dehasının ve bağnazlık cinnetinin hikâyesini anlatıyor. Butto'nun babası asıldı, kendisiyse parçalanarak ortadan kaldırıldı. Ona, tabancayla, hafif bir silahla veya Peştun usulü hançerle


öldürülecek başka siyasiler de katılabilir...


(Birleşik Arap Emirlikleri gazetesi İttihat, 9 Ocak 2008)

Kalıcı Bağlantı Yorum (0) Yorum yaz!

ABD Türkiye hatasını düzeltiyor

15/1/2008 · Kategori: anaekran

ABD Türkiye hatasını düzeltiyor

ABD Türkiye hatasını düzeltiyor
Gül'ün Washington ziyareti, Bush yönetiminin en önemli dış ilişkilerden birinde yol açtığı karışıklığı sessizce temizlemesinin işaretiydi. Irak ve PKK konusundaki yanlışlar ve Ermeni tasarısı sonrası, yönetim en yakın dostun bile cepte sayılamayacağını hatalar yaparak öğrendi.



15/01/2008


Jackson Diehl


Türkiye Cumhurbaşkanı Abdullah Gül'ün geçen haftaki Washington ziyareti, dost bir ülke başkanının ziyareti için alışılmışın dışında sessiz sedasız geçti. Fakat, Gül'ün Başkan Bush'la öğle yemeği yemek üzere Beyaz Saray'ı ziyareti haber başlıklarını süslemeyi başaramasa da, ABD'nin en önemli dış ilişkilerinden birinde çarpıcı bir dönüşün ve Bush yönetiminin bu ilişkide yol açtığı karışıklığı görev süresi dolmadan sessizce temizlemesinin işareti oldu.
Gelinen noktada Amerikalılar şimdiye dek ülkelerinin George W. Bush'un başkanlığında dünyanın hâkimi olma niteliğini vahim bir biçimde kaybettiğinin acı da olsa farkında. Ama, yönetimin vedası yaklaşırken ufukta eski duruma dönme ihtimali beliriyor ve Türkiye bunun önemli bir parçası.
71 milyon Müslüman nüfusa sahip, sınırları hem AB hem de Irak'a dayanan NATO üyesi Türkiye, birkaç yıl içinde ABD'nin en sağlam müttefiklerinden biriyken, popüler bir Amerikan karşıtlığıyla en öfkeli müttefiklerinden biri haline geldi. Şimdi bazı becerikli diplomatik girişimler, ABD Kongresi'nin gösterdiği beklenmedik sorumluluk ve Bush'un kararı sayesinde ilişkiler 2001'den önceki durumuna hemen hemen dönmüş durumda.

Gül ve Rice başmimarlar
ABD'nin eski Türkiye Büyükelçisi ve şimdilerde Brookings Enstitüsü'nden ilişkilerin seyrini izleyen Mark Parris, "İlişkiler rayına girdi. Eskiden bulunduğumuz yere dönmüş olduğumuzu görmek gibi iyi bir his veriyor. Sonraki yönetimin en azından normal ilişkiler miras alacağı anlamına geliyor" diyor.
Bu hassasiyet, geçen yaz cumhurbaşkanı seçilmeden önce dört yıl boyunca dışişleri bakanlığı yapmış güler yüzlü ve zeki bir politikacı olan Gül tarafından da doğrulandı. Washington Post'u ziyaretinde, "Anlaşmazlıkları geride bıraktık. Aynı değerleri paylaşıyoruz, demokrasi, insan hakları, serbest piyasanın işlemesi." Hatta Gül, ABD'ye onayın geçen yaz tek haneli yüzdelerle ifade edildiği Türk kamuoyunun görüşlerinde değişim yaşandığına dair tahminde de bulundu: "Bu hassas anketler, paylaştığımız değerlere yönelik düşünceleri göstermiyor ve bunlar Amerikalılara yönelik de değil."
Gül ve ABD Dışişleri Bakanı Condoleezza Rice, Türk-Amerikan ilişkilerinin yeniden inşasının baş mimarları. İktidardaki AKP'de Başbakan Recep Tayyip Erdoğan'dan sonra en güçlü isim olan Gül, 2003 başında Türkiye meclisi Irak'ın işgali için Amerikan ordusuna topraklarını kullanma izni çıkarmadığında bazı üst düzey Amerikalı yetkililerce günah keçisi addedilmişti. Rice o dönemde, eski müttefikinin yasama organının Irak'la ilgili endişelerini küstahça hiçe sayan ve Erdoğan hükümetine genel seçimleri ilk kez kazanmasından sadece haftalar sonra Türk kamuoyundaki yaygın aksi yöndeki görüşe rağmen bu yönde vaatler vermesi için baskı yapan ABD yönetiminin ulusal güvenlik danışmanıydı.
Nihayet Rice 2005'te dışişleri bakanı olduğunda ilk yurtdışı gezisinde Türkiye'ye gitti ve ittifakı yeniden inşa etmenin öncelik taşıyacağını gösterdi.
Gül o dönemi anlatırken buna hazır olduğunu ve Rice'tan en önemli önceliklerinin listesini yapmasını istediğini ve daha sonra kendisinin de böyle bir liste yaptığını söylüyor: "Endişelerimiz aynıydı. Irak, Afganistan, Orta Asya, Kafkasya, Kosova, Balkanlar ve Ortadoğu." Ve genellikle bu konularda aynı sonuçlara ulaşmayı istiyorlardı.

Bu arada Türkiye de değişti
En büyük sorun yaratan nokta yalnızca Irak değil, Irak'ta yeni
üsler oluşturarak avantaj sağlayan ve Türkiye'de faaliyet yürüten Kürt
terörist grup, Kürdistan İşçi Partisi veya PKK'ydı. Erdoğan hükümeti dört yıl boyunca Bağdat'taki en temel askeri güç olarak ABD'den PKK hakkında
bir şey yapmasını istedi. Pentagon defaten bu talebi geri çevirdi.
İlişkiler, geçen sonbaharda PKK saldırılarının onlarca Türk'ün ölümüne neden olmasıyla kriz noktasına yaklaştı. Nihayet 5 Kasım'da Bush, Erdoğan'la Beyaz Saray'da görüştü ve çok geç kalmış bir karar aldı: ABD, Türkiye'yle PKK üsleriyle ilgili taktik istihbaratı paylaşacak ve Irak topraklarında PKK'ya yönelik saldırılara müsaade edecekti. Bu arada bir başka önemli konu ilişkilerde gerilime yol açtı: Temsilciler Meclisi
1. Dünya Savaşı sırasında Ermenilere yönelik katliamı 'soykırım' diye niteleyen bir karar tasarısı çıkardı. Ancak tasarı diğer Demokratların baskısıyla Temsilciler Meclisi Başkanı Pelosi tarafından gönülsüzce geri çekildi.
Tüm bunlar olup biterken Türkiye değişti. Erdoğan'ın İslami kökenli
partisi demokrasiyi ya da sivil hakları ihlal etmeden laik bir yönetimi üstlenebileceğini ispatladı. Partinin seçimlerden ikna edici bir zaferle çıkması sonrası geçen baharda Gül'ün cumhurbaşkanı olarak önerilmesi orduyu neredeyse ayaklandırdı, ama şimdi Gül'ün cumhurbaşkanlığı kabul edilmiş durumda. Beyaz Saray'da Bush, görüşmeyi "İki arkadaş bir odaya girince zaten böyle konuşur" diye niteledi. Belki öyle, ama bu yönetim yakın dostların bile cepte sayılamayacağını hatalar yaparak öğrendi.


(14 Ocak 2008)

Kalıcı Bağlantı Yorum (0) Yorum yaz!

« Önceki :: Sonraki »

http://blomedya.deriz.biz

"Yalnız işsiz olanlar değil, daha iyi işler yapabilecek olanlar da başıboştur." Sokrates hayâl gücü bilgi'den daha önemlidir.

il il nufus