Devlet faaliyeti ve bireyin yaşam alanı
|
İLÜSTRASYON: HİCABİ DEMİRCİ
|
Bireyleri bütünün
parçacıkları olarak görmek organizmacı görüşün bir başka biçimi değil
midir?
Bireyleri parçacık olarak nitelemek her ulus-devletin inşasının
temelinde organizmacı görüşün bulunduğunu ortaya koymuyor
mu?
Bireyler
birer 'parçacık' değil, arzu yüklü öznelerdir.
15/01/2008
HALİL TURHANLI
Alman
entelektüel dünyasının XVIII. yüzyıl sonu en önemli isimlerinden biri
olan, Alman eğitim sisteminin mimarı, Berlin Üniversitesi'nin kurucusu,
liberal düşünce geleneğinde çok önemli bir yere sahip büyük hümanist
Wilhelm von Humboldt, 1789'da devrim Fransası'nı ziyaret ettiğinde
orada bir anda kendini siyaset teorisi açısından canlı bir laboratuarın
içinde bulmuştu.
Peki, genç Humboldt bu laboratuvarda neler gözlemiş, nasıl
sonuçlar elde etmişti? Topluma yasalarla biçim verilmek, toplumun
yasalarla düzenlenmek istediğini görmüş, kuşkuya kapılmış ve devrim
konusunda çekinceler edinmişti. Yanlış anlaşılmasın: Humboldt elbette
bir reaksiyoner değildi; bu nedenle, onun kuşku ve kaygıları Edmund
Burke'un devrime duyduğu tepkiden kesinlikle farklıydı.
Halkın iyiliği
Humboldt toplumu yasalarla yeniden biçimlendirmenin halkın iyiliği
ve mutluluğu için gerektiğinde halka karşı zor kullanmayla
sonuçlanabileceğini görmüş, kaygılanmıştı. Bu nedenle Humboldt'un
devletin faaliyet alanının geriye çekilmesi, devlet ve birey ilişkileri
konusundaki düşünceleri Prusya'daki bürokratik devletin yanı sıra katı
cumhuriyetçiliğin eleştirisi olarak da okunabilir.
Prusya devleti toplumu organik bir bütün olarak gören, bireyi
bütünün bir uzvu olarak kavrayan, bireyin özerkliğini reddeden ve onun
hayatını şekillendirme hakkını tanımayan organizmacı görüş temelinde
inşa edilmişti. Bu devlet bürokratik ve ataerkil bir güç olarak kendine
sakladığı geniş bir alanda topluma müdahalede bulunuyordu. Toplumun
iyiliği ve mutluluğu adına yapıyordu bunu. Hem kolluyor, hem de
azarlıyordu.
Devletin faaliyetlerini yürütmek için oluşturduğu bürokrasi ve kurumlar
bireyin yaşam alanına müdahalede bulunur, onun yaşam alanını
kuşatırlar. Bireyi disiplin altına alır, belirli davranışları dayatır
ve tekdüzelik üretirler.
Humboldt, 1791 yılında henüz 24 yaşındayken yazdığı, fakat ancak
ölümünden sonra yayımlanabilen 'Devlet Faaliyetinin Sınırları'nda
öncelikle Prusya'daki güçlü devletçiliği, 'iyiliksever despotizmi'
eleştiriyordu. Devletin geri çekilmesiyle açılacak alanın yurttaşların
oluşturacağı gönüllü birliklerce doldurmasını öneriyordu. Bu alan
insanların kendilerini özgür bireyler olarak da serbestçe
geliştirebilecekleri ortam olacaktı. (Wilhelm von Humboldt, Devlet
Faaliyetinin Sınırları, çev. B. Seçilmişoğlu, Liberte Yayınları, 2004)
Devlet-toplum
Ulus-devlet, devlet ve toplum ilişkisini organizmacı görüş
temelinde kavrayan düşüncesinin siyasi ifadesidir. Bir başka deyişle,
her ulus-devlet belirli ölçüde organizmacı bir anlayışla inşa
edilmiştir. Dolayısıyla, Humboldt'un eleştirileri Prusya devletiyle
sınırlı olmayıp genelde ulus-devlet yapılanmasını içermektedir. Daha
açık bir anlatımla, devrim sonrası Fransa'da gözlemlediği Jakobenlerin
topluma yasalarla biçim verme girişimleri de devlet faaliyetlerinin
sınırları konusundaki düşüncelerinin şekillenmesinde etkili olmuştu.
Bunun iktidarın merkezde yoğunlaşmasına yol açacağını, bireyin
özerkliğini ihlal edeceğini sezinlemişti.
Söz konusu düzenlemelerin devlet eksenli hayat doğuracağını düşünüyordu.
Katı bir cumhuriyetçiliğin savunucusu olarak Regis Debray,
yurttaşlar topluluğu oluşturmuş insanların 'bireysel arzu toplamı'ndan
daha fazla bir şey olduğunu, istikrarlı bir biçimde daima bir arada
kalabilmelerinin öncelikle kendilerini bir bütün hissetmelerine bağlı
olduğunu ileri sürer ve 'siyaset mantığı'nın bunu öngördüğünü vurgular
(R. Debray, Sanat Aşkıyla, çev. N. Güpgüp, Sel Yayıncılık, 1999, s.
106). Ne ki, yurttaşlar topluluğunu oluşturan bireylerin böyle
hissedebilmeleri için bazı düzenlemeler, dayatmalar gerekli olabilir.
Topluluk (ulus) kendini aşan
bir başvuru değeri, bir kurucu lider etrafında birleştirilir.
(Debray, s. 108). İdealleştirilmiş bir geçmiş ve bu geçmişe ait
mitlerle bir sınır çizilir, sınır yasalarla tahkim edilir ve
böylelikle, 'parçacıklar' bir araya toplanır, 'çembere alınır.' Bütünün
dağılmasına yol açabilecek yollar kapatılır.
Bireysel arzuyu bireyin özerkliği açısından vazgeçilmez sayan klasik liberal düşüncenin karşı çıktığı tam da budur işte.
Humboldt bu sonucu daha 1789'da görmüş ve kaygılanmıştı. O,
bireysel arzunun istikrarlı bütünlükten daha değerli olduğunu savunur
ve bu konuda ödünsüzdür. Gerçekten, bireyler toplumu oluşturan birer
'parçacık' değil, arzu yüklü öznelerdir. Özgür ve demokratik bir
toplumdan söz edebilmek için bireysel arzu toplumsal hayatta akışkanlık
içinde ve serbest dolaşımda olmalıdır.
Görünen o ki, liberal ve liberter felsefenin bireyi katı
cumhuriyetçiliğin diline 'parçacık' olarak tercüme edilmektedir. Ama
bireyleri bütünün parçacıkları olarak görmek organizmacı görüşün bir
başka biçimi değil midir? Bireyleri parçacık olarak nitelemek her
ulus-devletin inşasının temelinde şu ya da bu ölçüde organizmacı
görüşün bulunduğunu ortaya koymuyor mu?
Gönüllü birlikler
Yukarıda, Humboldt'un toplumun gönüllü birlikler halinde
örgütlenmesini, toplumsal görevlerin ve dayanışmanın bu birlikler
tarafından yerine getirilmesini önerdiğini, toplumun dışarıdan hiçbir
dayatma ve müdahale olmaksızın kendiliğinden örgütlenmesini savunduğunu
belirtmiştim. Klasik liberal öğretinin yetkin sözcüsünün bu önerisi sol
liberter düşüncenin devlet ve toplum ilişkisine bakışına çok yakındır.
Örneğin, Noam Chomsky de devletin alan boşaltmasını, boşaltılan
alanların gönüllü birliklerce doldurulmasını doğrudan ve katılımcı
demokrasi açısından yaşamsal sayar. Onun , 'Gerçek bir demokraside
devletin rolü ne olmalı?' sorusuna verdiği cevap Humboldt'un
görüşlerini öteye taşır: "Demokrasi vatandaşların üretim ve ticaret
araçlarını denetleyebileceği, içinde yaşadıkları çevrenin genel
idaresinde yer alabileceği kadar genişlediğinde devlet aşamalı olarak
kaybolacak. Yerini işyerimizdeki ve yaşadığımız yerdeki gönüllü
birlikler alacak" (Chomsky ile yapılan söyleşi, Le Monde Diplomatique,
Ağustos 2007, söyleşinin çevirisi için Bkz. 12. Ağustos 2007 tarihli
Radikal).
Humboldt ve John Stuart Mills gibi klasik liberal düşünürlerin
radikal hümanist iletileri, devletin toplumsal hayata ve bireyin yaşam
alanına yaptığı müdahalelere karşı yönelttikleri eleştiri, özgürlükçü
sol düşünce açısından önemini koruyor.
Halil Turhanlı: Yazar, Açık Radyo programcısı